Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol adlı kitabında okumaktan en çok haz aldığım ve zaamanında fazlasıyla yaptığım bu görevi çok da güzel anlatan bir yazıdır "kaleci", sizinle paylaşıyorum...
Ona file bekçisi denildiği de olur. Aslında kade kurbanı, mahkum ya da şamar oğlanı da denilebilirdi. Onun bastığı yerde bir daha çim çıkmadığı söylenir.
O yapayalnızdır. Oyunu hep uzaktan izler. Hedef mekandan ayrılmaksızın üç direğin arasında idmanı bekler. Eskiden hakem gibi , siyahlara bürünürlerdi. Artık hakemler kara karga kıyafetleriyle çıkmıyorlar sahaya, kaleciler de renkli fantezilerle süslüyorlar yalnızlıklarını.
O gol atmaz. Onun varoluş nedeni gol atılmasını engellemektir. Gol futbolun bayramıdır, golcü mutluluklar yaratır, kaleci ise bozguncudur, oyunbozandır.
Sırtında bir numaralı formayı taşır. İlk ödüllendirilen asla o olmaz. O her zaman ilk suçludur. Kaleci her zaman suçludur. Suçu olmasa da fatura ona çıkarılır. Oyunculardan biri dokuz kusurlu hareketten birini yaptığında ceza yine ona verilir. Bomboş alanın ortasında, cellatıyla baş başa kalır. Takımların kötüolduğu günlerde de kabal onların başında patlar, şut sağanağı altında başkalarının günalarını çekerler.
Öbür futbolcular bir ya da birkaç kez affedilmez hata yapabilirler; ama her zaman milimetrik bir pasla, güzel bir çalımla ya da isabetli bir şutla kendilerini affettirebilirler. Onun böyle bir olanağı yoktur. Seyirci kaleciyi affetmez. Yanlış mı çıktı? Bacak arası mı yedi? Top elinden mi kaydı? Çelik parmaklar pamuğa mı dönüştü? Kaleci bir tek hatasıyla bir maçı mahvedebilir., bir şampiyona onun bir yanlışıyla kaybedilebilir. İşte o zaman seyirci kitlesi onun tüm başarılarını bir anda unutuverir ve onu günah keçisi olarak ilan eder. Kara talihi ömrünün sonuna dek onu terk etmeyecektir.
10 Aralık 2010 Cuma
Gol...
Gol futbolun orgazmıdır. Orgazm gibi gol de modern yaşamda gitigide daha az görülmektedir.
Yarım yüzıl önce pek az maç golsüz beraberlikle sonuçlanırdı. 0-0, havaya açıçmış ağızlar, iki esneyiş. Şimdilerde on bir oyuncunun on biri de kale direklerine asılmış, gol yememeye çalışıyorlar; doğal olarak da gol atmaya vakit kalmıyor.
Beyaz merminin ağları her havalandırışında ortaya konan seinç, esrarengiz bir olgu ya da çılgılık olarak algılanabilir; ancak bu mucizenin de pek az gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Gol küçücük, önemsiz bir gol de olsa, radyo spikerlerinin gırtlağından hep"Gooooooool!" olarak çıkar. Benim diyen kulağı sağır edebilecek, yürekten bir haykırıştır bu. Seyirciler çılgına döner ve stadyum, beton olduğunu unutarak yerden kopar, havalara uçar.
*Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol adlı eserinden alınmıştır.
Yarım yüzıl önce pek az maç golsüz beraberlikle sonuçlanırdı. 0-0, havaya açıçmış ağızlar, iki esneyiş. Şimdilerde on bir oyuncunun on biri de kale direklerine asılmış, gol yememeye çalışıyorlar; doğal olarak da gol atmaya vakit kalmıyor.
Beyaz merminin ağları her havalandırışında ortaya konan seinç, esrarengiz bir olgu ya da çılgılık olarak algılanabilir; ancak bu mucizenin de pek az gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Gol küçücük, önemsiz bir gol de olsa, radyo spikerlerinin gırtlağından hep"Gooooooool!" olarak çıkar. Benim diyen kulağı sağır edebilecek, yürekten bir haykırıştır bu. Seyirciler çılgına döner ve stadyum, beton olduğunu unutarak yerden kopar, havalara uçar.
*Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol adlı eserinden alınmıştır.
Etiketler:
Eduardo Galeano,
futbol,
gol,
Gölgede ve Güneşte Futbol
8 Aralık 2010 Çarşamba
Taraftar
Taraftar, haftada bir kez evinden kaçar ve stadyumun yolunu tutar.
Bayraklar sallanır, kayananzırıltıları öter, maytaplar atılır, davullar çalınır, konfetiler yağar gökyüzünden. Kent yok olur, rutin olan her şey unutulur, gerçek olan tek şey tapınaktır. Bu kutsal alanda, ateisti olmayan tek dinin kutsal yönleri seyredilir. Taraftarlar, bu mücadeleyi canlı olarak görebilmek için bu hac yolculuğunu yerine getirir.
Taraftar, burada yumruklarını sıkar, yutkunur, içine zehri akıtır, şapkasını kemirir, dualar ve lanetler okur. Bir anda gırtlağını yırtarcasına haykırır, pire gibi sıçrar ve yanında 'gol' diye bağıran yabancıya sarılır. Bu pagan ritüel boyunca taraftar, topluluğun bir parçasıdır. Binlerce inananla birlikte, en iyi takımın onlarınki olduğuna, tüm hakemlerin satılmış ve tüm rakiplerin şikeci olduklarına kesinlikle inanır.
Bir taraftarın, "Bugün benim takımım oynuyor," dediği pek görülmez. Çoğunlukla "Biz oynuyoruz" denir. On ikinci oyuncu, top durduğu zaman, onu harekete geçiren ateşli rüzgarın kendi nefesi olduğunu bilir. Öbür on bir oyuncu da aynı şekilde, taraftarsız bir maçın, müziksiz dans etmeye benzeyeceğini bilirler.
Maç bittiğinde taraftarlar tribünlerden ayrılmazlar ve "Ne gol yağmuruydu ama!" "Canlarına okuduk!" nidalarıyla zaferlerini ya da "Yine perişan ettiler bizi," "Hırsız hakem!" gibi ifadelerle bozgunlarını dile getirirler. Biraz sonra güneş batar, taraftar da evine döner. Boşalan stadyumun üzerine gölgeler düşer. Sesler be ışıklar yitip giderken, çimento sıraların üzerinde cılız birkaç ateş kalır. Stadyum da, taraftar da kendileriyle baş başa kalırlar. 'Biz' yerine yeniden 'ben' olurlar. Taraftar uzaklaşır, dağılır ve kaybolur; pazar günleri karnaval sonrası çarşamba günleri gibi hüzünlüdür.
*Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol adlı eserinden alınmıştır.
Bayraklar sallanır, kayananzırıltıları öter, maytaplar atılır, davullar çalınır, konfetiler yağar gökyüzünden. Kent yok olur, rutin olan her şey unutulur, gerçek olan tek şey tapınaktır. Bu kutsal alanda, ateisti olmayan tek dinin kutsal yönleri seyredilir. Taraftarlar, bu mücadeleyi canlı olarak görebilmek için bu hac yolculuğunu yerine getirir.
Taraftar, burada yumruklarını sıkar, yutkunur, içine zehri akıtır, şapkasını kemirir, dualar ve lanetler okur. Bir anda gırtlağını yırtarcasına haykırır, pire gibi sıçrar ve yanında 'gol' diye bağıran yabancıya sarılır. Bu pagan ritüel boyunca taraftar, topluluğun bir parçasıdır. Binlerce inananla birlikte, en iyi takımın onlarınki olduğuna, tüm hakemlerin satılmış ve tüm rakiplerin şikeci olduklarına kesinlikle inanır.
Bir taraftarın, "Bugün benim takımım oynuyor," dediği pek görülmez. Çoğunlukla "Biz oynuyoruz" denir. On ikinci oyuncu, top durduğu zaman, onu harekete geçiren ateşli rüzgarın kendi nefesi olduğunu bilir. Öbür on bir oyuncu da aynı şekilde, taraftarsız bir maçın, müziksiz dans etmeye benzeyeceğini bilirler.
Maç bittiğinde taraftarlar tribünlerden ayrılmazlar ve "Ne gol yağmuruydu ama!" "Canlarına okuduk!" nidalarıyla zaferlerini ya da "Yine perişan ettiler bizi," "Hırsız hakem!" gibi ifadelerle bozgunlarını dile getirirler. Biraz sonra güneş batar, taraftar da evine döner. Boşalan stadyumun üzerine gölgeler düşer. Sesler be ışıklar yitip giderken, çimento sıraların üzerinde cılız birkaç ateş kalır. Stadyum da, taraftar da kendileriyle baş başa kalırlar. 'Biz' yerine yeniden 'ben' olurlar. Taraftar uzaklaşır, dağılır ve kaybolur; pazar günleri karnaval sonrası çarşamba günleri gibi hüzünlüdür.
*Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol adlı eserinden alınmıştır.
Etiketler:
Eduardo Galeano,
futbol,
Gölgede ve Güneşte Futbol,
taraftar
7 Aralık 2010 Salı
Ülkemizdeki GSE'ler
Başlangıç olarak bu konu hakkında yazmaya teşvik eden sevgili FirstE ye teşekkürlerimi sunuyorum...
Bu hafta maçların sonuçların çok önceleri hakkında uzun uzun muhabbetler döndü.. Sabah akşam futbol konulu programlarda Pazar günü öğleden sonra oynanan Beşiktaş- Bursaspor öncesi yaşanan, olması önceden çok olası kavga hakkında konuştular. Kimi suçu yönetimlere, kimi azgın taraftarlara kimi de ogerçekleşeceği bu kadar belli bir olaya karşı el elin eşeğini türkü çığırarak arar misali yaklaşan emniyet teşkilatına yükledi...
Sorun nerede idi? Bu olayın sosyo kültürel ya da vs... nedenlerine derin bir analiz yapmayacağım, ya da belki yaparım... Olayı taraflar açısından tek tek değerlendirmek daha yararlı olur diye düşünmekteyim..
Önce olayın başrolündeki arkadaşlardan başlayalım, yani taraftarlardan... Bu arada bu blogun bir futbol bloguna dönmesi uzun vadede iyi midir değil midir bilemem, zira o kadar şey okuyup da sadece futbol hakkında bir şeyler yazmak ikinci ve üçüncü tekillere hakkımda yanlış bir izlenim bıraksın istemem, neyse konumuza dönelim. Taraftarlarda kalmıştık; hani şu her maça satırlar, döner bıçakları, kelebekler vs.. her türlü kesici ve delici alet edebatla gelen naif! insan topluluğu... Daha geçen seneki derbilerin birinde baba kız ismi lazım olmayan bir taraftar topluluğu arasında kalmıştı. Aklıma Green Street Hooligans adlı film gelmişti; orada da Milwall takımının önemli bir taraftar grubunun "reis"i oğlunu, taraftarlar! arası bir kavgada kaybetmişti, oldukça ironik bir durum.
Pazar günü de kafasına bira şişesi yiyeni, beline bıçak saplananı, oradan buradan bulduğu taşı fırlatını, stadyum koltukları söküp parçalayanı, sahaya inip deli danalar gibi sağa sola koşuşturanı... Eğitimsizlik filan diyecem ama fazla televizyonda aydınvari bir söylev çekmiş olabilir. Bu işin eğitimi okulda değil en azından bunu biliyoruz, aile desem hangi anne baba takım için git oğlum kızım dal gözü kaşı patlat canın sağ olsun der onu da bilemedim... Bizim insanımızda bazı bazı kendimde de olan bir sorun, bazı şeyleri sahiplernirken bokunu çıkarıyoruz arkadaşım. Yani sonuç olarak bunlar sana para kazandırmıyor, üstüne dayak yiyip bir de hastane ilaç parası filan çıkarıyorsun ek masraf, ağrısı sızısı cabası.. Bbir de götün donuyor soğukta yeri geliyor.. Bu öyle bir aşktır ki para pul ile ölçülmez filan edebiyatı bir yere kadar, tamam paranın da satın alamayacağı şeyler vardır ama cesaret ile aptallık arsındaki ince çizginin aptallık tarafına doğru götüm götüm yanaşmak da neyin nesidir.
Ben bu kendini bu türlü şeylere fazla kaptırma olayını belirli bir komüne dahil olma çabasındaki yalnız bireylerin kendilerini dışarı vurma çabası olarak yorumlamaktan yanayım. Kendi çevresinde yeteri kadar hissedemedği aidiyet duygusunu taraftarlıktan fanatikliğe hatta holiganlığa götürebilecek kadar sahipleniyor renklere olan sevgisini. Bu azgın arkadaşlar ile ilgili daha fazla da şey söylenebilir ama özetle bu ruh halleri diye düşünüyorum.
Gelelim kulüplere, muhtemelen bazı taraftar gruplarına tezgah altı bilet sağlamaları ve günler öncesinden böyle olası bir olayı yumuşatma olayına gitmemeleri ve sonrasında sadece bizim suçumuz yok bize niye gibisinden ilkokulda ama ilk saçımı çekti, ama o tükürdü tadında cevaplar da böyle büyük! kulüp-lere yakışmamakta.
Ve gelelim emniyet teşkilatına... 50 kişilik öğrenci protestosuna 250 polisle müdahale edip, yine 30 kişilik bir basın açıklaması için Beyazıd Meydanı'na 1 panzer 2 çevik kuvvet otobüsü şeklinde gelen sevgili! emniyet neden 2000 kişilik holigan yavrularını, kanlı bıçaklı olduklarını bilerek evsahibi takım taraftarı ile aynı anda arada sadece 30-45 metre mesafe varken sokmaya çalışır. Bunun bir sonra girişi olmasa da önce girişi olmaz... Ya da futbolun ilkelerinde kendilerini aşmış olarak gördüğüm İngilizler gibi stad ve çevresine daha fazla kamera, olayı çıkaran taraftarlara daha ağır ve caydırıcı para ve hapis cezası verilmez.
Bu daha böyle gider ama bir daha hazır değiliz diye beceremediğimiz her şeyi yasaklarsak zaten daha da medeni olamayız. Medeniyete kimse hazır olmuyor zaten, medeniyeti ve o medeniyete uyup uymama durumlarındaki gerekli yaptırımlarla karşılaşa karşılaşa ehlileşip medenileşiyor. Eğer uymuyorsa uyacak şekilde yönlendirmeyi bileceksiniz başka yolu yok... Şimdilik bu kadar yazıp daha ayrıntılı bir inceleme yapıp yapmayacağımı sizinle beraber göreceğim. Yine bloguma url kısmında ilham veren kitap içinden bir iki konu hakkında yazılar koymaya da şimdi karar verdim. Daha önce sölediğim gibi futbol aşktır...
Ama aşka kötü davranıp onu kanatmak olmaz...
Bu hafta maçların sonuçların çok önceleri hakkında uzun uzun muhabbetler döndü.. Sabah akşam futbol konulu programlarda Pazar günü öğleden sonra oynanan Beşiktaş- Bursaspor öncesi yaşanan, olması önceden çok olası kavga hakkında konuştular. Kimi suçu yönetimlere, kimi azgın taraftarlara kimi de ogerçekleşeceği bu kadar belli bir olaya karşı el elin eşeğini türkü çığırarak arar misali yaklaşan emniyet teşkilatına yükledi...
Sorun nerede idi? Bu olayın sosyo kültürel ya da vs... nedenlerine derin bir analiz yapmayacağım, ya da belki yaparım... Olayı taraflar açısından tek tek değerlendirmek daha yararlı olur diye düşünmekteyim..
Önce olayın başrolündeki arkadaşlardan başlayalım, yani taraftarlardan... Bu arada bu blogun bir futbol bloguna dönmesi uzun vadede iyi midir değil midir bilemem, zira o kadar şey okuyup da sadece futbol hakkında bir şeyler yazmak ikinci ve üçüncü tekillere hakkımda yanlış bir izlenim bıraksın istemem, neyse konumuza dönelim. Taraftarlarda kalmıştık; hani şu her maça satırlar, döner bıçakları, kelebekler vs.. her türlü kesici ve delici alet edebatla gelen naif! insan topluluğu... Daha geçen seneki derbilerin birinde baba kız ismi lazım olmayan bir taraftar topluluğu arasında kalmıştı. Aklıma Green Street Hooligans adlı film gelmişti; orada da Milwall takımının önemli bir taraftar grubunun "reis"i oğlunu, taraftarlar! arası bir kavgada kaybetmişti, oldukça ironik bir durum.
Pazar günü de kafasına bira şişesi yiyeni, beline bıçak saplananı, oradan buradan bulduğu taşı fırlatını, stadyum koltukları söküp parçalayanı, sahaya inip deli danalar gibi sağa sola koşuşturanı... Eğitimsizlik filan diyecem ama fazla televizyonda aydınvari bir söylev çekmiş olabilir. Bu işin eğitimi okulda değil en azından bunu biliyoruz, aile desem hangi anne baba takım için git oğlum kızım dal gözü kaşı patlat canın sağ olsun der onu da bilemedim... Bizim insanımızda bazı bazı kendimde de olan bir sorun, bazı şeyleri sahiplernirken bokunu çıkarıyoruz arkadaşım. Yani sonuç olarak bunlar sana para kazandırmıyor, üstüne dayak yiyip bir de hastane ilaç parası filan çıkarıyorsun ek masraf, ağrısı sızısı cabası.. Bbir de götün donuyor soğukta yeri geliyor.. Bu öyle bir aşktır ki para pul ile ölçülmez filan edebiyatı bir yere kadar, tamam paranın da satın alamayacağı şeyler vardır ama cesaret ile aptallık arsındaki ince çizginin aptallık tarafına doğru götüm götüm yanaşmak da neyin nesidir.
Ben bu kendini bu türlü şeylere fazla kaptırma olayını belirli bir komüne dahil olma çabasındaki yalnız bireylerin kendilerini dışarı vurma çabası olarak yorumlamaktan yanayım. Kendi çevresinde yeteri kadar hissedemedği aidiyet duygusunu taraftarlıktan fanatikliğe hatta holiganlığa götürebilecek kadar sahipleniyor renklere olan sevgisini. Bu azgın arkadaşlar ile ilgili daha fazla da şey söylenebilir ama özetle bu ruh halleri diye düşünüyorum.
Gelelim kulüplere, muhtemelen bazı taraftar gruplarına tezgah altı bilet sağlamaları ve günler öncesinden böyle olası bir olayı yumuşatma olayına gitmemeleri ve sonrasında sadece bizim suçumuz yok bize niye gibisinden ilkokulda ama ilk saçımı çekti, ama o tükürdü tadında cevaplar da böyle büyük! kulüp-lere yakışmamakta.
Ve gelelim emniyet teşkilatına... 50 kişilik öğrenci protestosuna 250 polisle müdahale edip, yine 30 kişilik bir basın açıklaması için Beyazıd Meydanı'na 1 panzer 2 çevik kuvvet otobüsü şeklinde gelen sevgili! emniyet neden 2000 kişilik holigan yavrularını, kanlı bıçaklı olduklarını bilerek evsahibi takım taraftarı ile aynı anda arada sadece 30-45 metre mesafe varken sokmaya çalışır. Bunun bir sonra girişi olmasa da önce girişi olmaz... Ya da futbolun ilkelerinde kendilerini aşmış olarak gördüğüm İngilizler gibi stad ve çevresine daha fazla kamera, olayı çıkaran taraftarlara daha ağır ve caydırıcı para ve hapis cezası verilmez.
Bu daha böyle gider ama bir daha hazır değiliz diye beceremediğimiz her şeyi yasaklarsak zaten daha da medeni olamayız. Medeniyete kimse hazır olmuyor zaten, medeniyeti ve o medeniyete uyup uymama durumlarındaki gerekli yaptırımlarla karşılaşa karşılaşa ehlileşip medenileşiyor. Eğer uymuyorsa uyacak şekilde yönlendirmeyi bileceksiniz başka yolu yok... Şimdilik bu kadar yazıp daha ayrıntılı bir inceleme yapıp yapmayacağımı sizinle beraber göreceğim. Yine bloguma url kısmında ilham veren kitap içinden bir iki konu hakkında yazılar koymaya da şimdi karar verdim. Daha önce sölediğim gibi futbol aşktır...
Ama aşka kötü davranıp onu kanatmak olmaz...
6 Aralık 2010 Pazartesi
formspring.me
http://formspring.me/golgedeguneste
He ya valla komşuda gördüm ilk defa bu kadar özendim, ben de hemen üye oldum. Belkim soran olur cevaplarız...
He ya valla komşuda gördüm ilk defa bu kadar özendim, ben de hemen üye oldum. Belkim soran olur cevaplarız...
Top oynamam lazım...
Başlık cins olabilir ama üç haftadır maç yapmayan bir futbol aşığı olarak depresyona girmek üzereyim. Benim haftanın geri kalan ksımını ruh sağlığım yerinde geçirebilmem için sağımın solumun ağrıması, ter atmam, iki topa vurmam, duruma göre iki top tutmam lazım... Öbür türlü asabi oluyorum, agresif takılıyorum, sıkıntı yapıyorum, kilo alıyorum, kaşıntı bile oluyor...
Şaka bir yana benim maç yapmam lazım, öbür türlü psikolojim bozulacak...
Şaka bir yana benim maç yapmam lazım, öbür türlü psikolojim bozulacak...
1 Aralık 2010 Çarşamba
Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi- 2
Bu haftaki bölümün bitmesine kala yine behzat kendi iç çatışmalarından birini yaşıyor. Bir yandan sevdiği kadının da kendisine karşı boş olmadığını biliyor, ama kendisi olmuş mesleği ile evli olunamayacağı öngörüsü onu delirtiyor. Az önce parçaladığı telsizi de bunun bir göstergesi; lanet olsun mesleğime diyor lanet olsun akademiye giren o ayaklara... Mesleği ile arasında o kadar saydam ve ince bir çizgi var ki...
Ya da en başa gelelim tekrar, mesleğini tam anlamı ile yerine getirme uğruna kendi yönetimlerini kullanan bir insanın aslında özünde iyi olmasına rağmen karakterinde yaşadığı erezyon daha doğru olur bu durum için. Ve bu erozyon çevresindekilerin ondan soğumasına ve ondan uzaklaşmasına nede oluyor. Kötüleri yakalamak için kötüleşen ve sonunda iyi olmayı unutan ya da hiç bir zaman iyi olmak için uğraşmayan bu adam bu kimi zaman kabaran vurdumduymazlığı yüzünden gençlik aşkını kaybediyor, yine mesleği gereği ailesi cesetler ve mesai arkadaşları olan Behzat ailesinden oluyor, hayatta en sevdiği kadın olan Berna intihar ediyor ve şimdi de gençlik aşkı ile yeni ikinci "bahar"ını yaşamak isterken bir kez daha hayal kırıklığı yaşıyor.
En iyi yaptığı şey aslında onun lanetinden başka bir şey değil, Behzat Ç kötülüklerle uğraşırken kötü kalmamayı başaramayan bir polis...
Şimdi bunları neden yazdım ben de bilmiyorum, ama bu adamda kendimden fazlasıyla bir şey buluyorum, büyük ihtimalle de hayatta yapmış olduğumuz seçilerin bizi nereye götürdüğü ile alakalı olsa gerek...
Bitirişi yine bir replikten vereyim : Benimle ilgili hiçbir şeyi de ben istemedim..."
Ya da en başa gelelim tekrar, mesleğini tam anlamı ile yerine getirme uğruna kendi yönetimlerini kullanan bir insanın aslında özünde iyi olmasına rağmen karakterinde yaşadığı erezyon daha doğru olur bu durum için. Ve bu erozyon çevresindekilerin ondan soğumasına ve ondan uzaklaşmasına nede oluyor. Kötüleri yakalamak için kötüleşen ve sonunda iyi olmayı unutan ya da hiç bir zaman iyi olmak için uğraşmayan bu adam bu kimi zaman kabaran vurdumduymazlığı yüzünden gençlik aşkını kaybediyor, yine mesleği gereği ailesi cesetler ve mesai arkadaşları olan Behzat ailesinden oluyor, hayatta en sevdiği kadın olan Berna intihar ediyor ve şimdi de gençlik aşkı ile yeni ikinci "bahar"ını yaşamak isterken bir kez daha hayal kırıklığı yaşıyor.
En iyi yaptığı şey aslında onun lanetinden başka bir şey değil, Behzat Ç kötülüklerle uğraşırken kötü kalmamayı başaramayan bir polis...
Şimdi bunları neden yazdım ben de bilmiyorum, ama bu adamda kendimden fazlasıyla bir şey buluyorum, büyük ihtimalle de hayatta yapmış olduğumuz seçilerin bizi nereye götürdüğü ile alakalı olsa gerek...
Bitirişi yine bir replikten vereyim : Benimle ilgili hiçbir şeyi de ben istemedim..."
25 Kasım 2010 Perşembe
Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi
Şİmdi yazacaklarım tabi ki dizinin reklamını yapmak değil, umarım herkes izlemez ama dizi ayınlanmaya devam eder, zira Arka Sokaklar gibi maymuna dönmesinden endişe ediyorum. Benim ertesi günü bilmem ne vizesi olan bir öğrenci olarak burada şimdi bunu yazıyor olmamın nedeni, dizi ile aramda kendi çapımda bir bağ olduğunu hissetmem ya da gerçekten öyle bir bağ olduğu gerçeği... Ve bu kadar gereksiz bir cümle kuruyo olmam da ayrı bir konu.
Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi, bir bölümünü tesadüfen izlediğim ve sonrasında bütün bölümlerien baştan izleyerek dün dokuzuncu bölümünü izlediğim ve tam anlamı ile hayranı olduğum bir dizi. Tabi ki dizi çok saçma bulanlar da olabilir ama liseden beri başından itibaren izledğim ender dizilerden biri olma özelliği göstermekte.
Karakter analizinden yola çıkmyacağım tabi bunu yapmayı, olur da ne imiş la bu eşkinin dilinden düşürmediği dizi diye izlemeyi düşünen sizlere bırakıyorum. Benim asıl üstünde durmak istediğim bu dizinin fragmanında geçen konuşma, hatta bir yerden bulup paylaşacağım sizinle aklıma geldi anında...
En hoşuma giden sözü buradan çıkıyor, "hep sorular sordular cevaplarını merak etmediler", "iyi misin dediler bir kere bile gerçekten nasılsın demeden"
Ve yine bir Behzat Ç. alıntısı ile bitirmek istiyorum;
"...iyiler ilk görüşte tanınmaz."
http://www.startv.com.tr/webtv/iyiler-ilk-goruste-taninmaz-1869.html?WebTVKategoriID=50
Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi, bir bölümünü tesadüfen izlediğim ve sonrasında bütün bölümlerien baştan izleyerek dün dokuzuncu bölümünü izlediğim ve tam anlamı ile hayranı olduğum bir dizi. Tabi ki dizi çok saçma bulanlar da olabilir ama liseden beri başından itibaren izledğim ender dizilerden biri olma özelliği göstermekte.
Karakter analizinden yola çıkmyacağım tabi bunu yapmayı, olur da ne imiş la bu eşkinin dilinden düşürmediği dizi diye izlemeyi düşünen sizlere bırakıyorum. Benim asıl üstünde durmak istediğim bu dizinin fragmanında geçen konuşma, hatta bir yerden bulup paylaşacağım sizinle aklıma geldi anında...
En hoşuma giden sözü buradan çıkıyor, "hep sorular sordular cevaplarını merak etmediler", "iyi misin dediler bir kere bile gerçekten nasılsın demeden"
Ve yine bir Behzat Ç. alıntısı ile bitirmek istiyorum;
"...iyiler ilk görüşte tanınmaz."
http://www.startv.com.tr/webtv/iyiler-ilk-goruste-taninmaz-1869.html?WebTVKategoriID=50
Etiketler:
Behzat Ç.,
Bir Ankara Polisiyesi
8 Kasım 2010 Pazartesi
İdealler... Yansımalar...
Okulda son senenin ortasına yaklaşırken idealler ve yansımalar şeklinde iki dünya arasında gidip gelmenin ağırlığını taşıyorum. Bir yandan üniversitede kalıp akademisyen olmak diğer yandan paranın sesine kulak verip özel sektör duy sesimi deyü söylenmek. Artıları eksileri herkesçe malum olasa da, bunları kefeleme durumunda kararsız kaldım. Gerçekten kafamda başarabileceğime inandığım şeyin peşinden her şeyi göze alarak koşmalı mıyım? Yoksa daha yüksek bir hayat standartı için ideallerden vaz mı geçmeliyim? Hayatımın geriye kalan bilmem kaç on yılını etkileyecek bir karar verme arifesinde sadece aklıma güvenemiyorum... Bir el atan olursa sevineceğim...
Tanıyan ya da tanımayan misafirlere sormak istiyorum; acaba sizin bu konuda düşünceleriniz nedir?
Tanıyan ya da tanımayan misafirlere sormak istiyorum; acaba sizin bu konuda düşünceleriniz nedir?
2 Kasım 2010 Salı
Syntax Error
Başlık her ne kadar kodlama ile alakalı bir hatadan bahsetse de bendeki sorunlar loop'a sarmış kodlama gibi bilgisayarın içi yanacak az sonra. Ne demek istediğimi bilgisayarla alakalı kişiler anlarlar. Bu saatte yatağımdan uzunca süre bir sağa bir sola döndükten sonra bilgisayarı açıp az biraz blog karıştırmak için kalkıyorsam, sıkıntı var demektir. Sıkıntılıca pek sıkıntılıca...
Ne desem ne yazsam şu anda çokça sallıyor olabilirim. Misaifr bloglardan birinde anımsadığım gibi şu baca temizlik olayına girişmek lazım. Çok fazla kuruntu tıkadı beynimi, çok fazla soru içerisinde ziyadesi ile meşgul ediyor ve beyin yanmak üzere...
Bir yandan gönüllülükten zorunluluğa terfi edildiğim ve içinde bazen fazlasıyla yalnız hissettiğim Rtc uygulamaları ve bu uygulama içerisinde çevereden yeterli desteği alamamak...
Diğer yandan son sınıf olmanın getirdiği idealler ve duygusal! lıklar arasında gidip gelen bir bünyenin yaşadığı gel gitler...
Herkesin kendisine pek bir fazla gelen akılları ile tasladıkları bilmişlikler...
Sınıftakilerin çoğunun maalesef son sınıf öğrencisine göre hala zeka seviyelerinde bir gelişim olamaması ve liseden kalma saçma yorumlamalar...
Kavramlar arasında yakınlar ile artan görüş farklılıkları ve bu konuda ortak bir sonuca ulaşamamanın getirdiği ağırlık...
Evet insanları bu aralar küçümsüyor olabilir çünkü değer verilecek pek kişi kalmadı gibi duruyor lakin umutluyum hala. Nitelikili insanlarla daha fazla beraber olabilmenin bir ümidi var içimde.
Ve daha da sevindirici olanı dışarıdan bakıldığında "saf"ı oynayan bazı tanıdıkların aslında nitelikli olduğunu ve potansiyellerini bir şekilde dışarı çıkardığını görmek... Bu konuda çok ciddiyim aslında dışarıdan safa yatan bir takım arkadaşların aslında gayet ciddi ve olgun olduğunu görmek sevindirici... Tabi onların da kendien göre sıkıntıları olması üzücü.
Sonuç olarak debug sırasında hataların hangi satırda olduğunu görebiliyorum ama kodların arasına yeteri kadar girememekten ya da belki de bana göre olmamasından hatayı çözemiyorum...
O değil de karnım acıktı ve geçen hafta hocanın yarın için yüksek ihtimalli quizine daha bakmadım...
Demin de çay koydum demliğe misafir bekliyorum benliğe...
Ne desem ne yazsam şu anda çokça sallıyor olabilirim. Misaifr bloglardan birinde anımsadığım gibi şu baca temizlik olayına girişmek lazım. Çok fazla kuruntu tıkadı beynimi, çok fazla soru içerisinde ziyadesi ile meşgul ediyor ve beyin yanmak üzere...
Bir yandan gönüllülükten zorunluluğa terfi edildiğim ve içinde bazen fazlasıyla yalnız hissettiğim Rtc uygulamaları ve bu uygulama içerisinde çevereden yeterli desteği alamamak...
Diğer yandan son sınıf olmanın getirdiği idealler ve duygusal! lıklar arasında gidip gelen bir bünyenin yaşadığı gel gitler...
Herkesin kendisine pek bir fazla gelen akılları ile tasladıkları bilmişlikler...
Sınıftakilerin çoğunun maalesef son sınıf öğrencisine göre hala zeka seviyelerinde bir gelişim olamaması ve liseden kalma saçma yorumlamalar...
Kavramlar arasında yakınlar ile artan görüş farklılıkları ve bu konuda ortak bir sonuca ulaşamamanın getirdiği ağırlık...
Evet insanları bu aralar küçümsüyor olabilir çünkü değer verilecek pek kişi kalmadı gibi duruyor lakin umutluyum hala. Nitelikili insanlarla daha fazla beraber olabilmenin bir ümidi var içimde.
Ve daha da sevindirici olanı dışarıdan bakıldığında "saf"ı oynayan bazı tanıdıkların aslında nitelikli olduğunu ve potansiyellerini bir şekilde dışarı çıkardığını görmek... Bu konuda çok ciddiyim aslında dışarıdan safa yatan bir takım arkadaşların aslında gayet ciddi ve olgun olduğunu görmek sevindirici... Tabi onların da kendien göre sıkıntıları olması üzücü.
Sonuç olarak debug sırasında hataların hangi satırda olduğunu görebiliyorum ama kodların arasına yeteri kadar girememekten ya da belki de bana göre olmamasından hatayı çözemiyorum...
O değil de karnım acıktı ve geçen hafta hocanın yarın için yüksek ihtimalli quizine daha bakmadım...
Demin de çay koydum demliğe misafir bekliyorum benliğe...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)